Ey milletim Ben Mustafa Kemal'im Cagin gerisinde kaldiysa düsüncelerim Hala en hakiki mürsit degilse ilim Kurusun damagim dilim Özür dilerim
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Özgürlük hala En yüce deger Degilse eger Prangali kalsin diyorsaniz köleler
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Yoksa cagdas medeniyetin bir anlami Ortacaga tasimak istiyorsaniz zamani Bas taci edebiliyorsaniz Sanatin icine tüküren adami
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Yetmediyse acisi siddetin savasin Anlami kalmadiysa Yurtta sulh dünyada barisin Eger varsa ödülü silahlanmayla yarisin
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Özlediyseniz fesi peceyi Aydinliga yegliyorsaniz kara geceyi Hala medet umuyorsaniz Sihtan seyhten dervisten Sifa buluyorsaniz Muskadan üfürükcüden
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Esit olmasin diyorsaniz kadinla erkek Karacarsafa girsin diyorsaniz Yobazin gazabindan ürkerek Diyorsaniz ki okumasin Kadinimiz kizimiz Budur bizim alin yazimiz
Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi
Fazla geldiyse size Hürriyet cumhuriyet Özlemini cekiyorsaniz Saltanatin sultanin Hala önemini anlayamadiysaniz Millet olmanin Kul olun Ümmet kalin Fetvasini bekleyin sayhül islamin Unutun tüm dediklerimi Yikin diktiginiz heykellerimi RAHAT BIRAKIN BENI
Bu gün
10 Kasım.Bu gün Atamızın ölüm yıldönümü.Bu gün Türkiye’nin matem
günü.Okullarda ve anıtlarda törenler yapıldı.Atamızı andık.Peki ne
kadar saygılıydık ona?O’nun büstüne başımız dik bakabildik mi?Gençliğe
hitabeyi bütün okul öğrencileri gür sesle okurken hocalarımızdan bir
kaçı kendi arasında konuşuyordu!!!Bu yeni nesil onlara
emanet!Söylesenize bizi kime emanet ediyorsunuz?Öğretmeni üşenirken
okula gitmeye nasıl olacak da öğrenci başı yerde gelebilecek?Ne kadar
biliyoruz ATATÜRK olmayı?Atamızı ne kadar tanıyoruz?
Susmak
zamanı değil artık!Birileri bana açıklamalı,nasıl oluyor da benim
vatanımda benim ekmeğimi bölüp,benim suyumdan içen adamlar dağda
terörist,şehirde misyoner,okullarda saygısız hocalar
olabiliyorlar???Nasıl ama nasıl?Buna neden izin veriliyor?O savaşları
kazanıp,sınırı kanla çizen bizim atalarımız değil miydi?Bizim
kanlarımızdan insanlar değil miydi?Evet onlar bizim atalarımızdı(!) ama
şimdi onların evlatları olan bizler –özentiden,hayat denilen anlamsız
kavramdan- saf kan değiliz!Saf Türk,vatan sever kaç kişi varız?Burada
olanlar tepki versinler!!!
5/10/2007 - Hepimiz Hrand Dink'iz Diyenler okusun ve kendilerinden utans
Yer: Azerbaycan, Hocalı
26/02/1992
Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan
iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce
Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları
oynamıştı.Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının
doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi
titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu
olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte
edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya
attı:
-Akçik, manç?.. (Kızmı, oğlan mı?)
-Akçik... (Kız)
Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile
hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülü
gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.
-Tun şahetsar,ınger... (Sen kazandın,yoldaş)
-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... (Ben kazandım ama bu
bebek
nasıl beslenecek?)
-Mayrigı bedge gişdatsine.(Annesi besleyecek elbette)
Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya
geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:
-Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver)
Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı
hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top
arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise
Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:
-Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem
saçsız hem de küçük,iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun
gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü... Ermeniler zafer naraları!
atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye
gol atmaya çalışıyordu. Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14
yıl önce yaşandı.Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat
şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992
günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir.
Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır
bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde
kıvranıyordu. Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk
görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı
gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. 26 Şubat'ta güçlü
silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde
konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize
Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini
yaptılar. 26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve
roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek
kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente
giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden
birçok insanımızı vahşîce katlettiler. Ermenilerin işgal ettikleri
Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa
derilerini yüzdüler, sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir
işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz
bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve
bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa
derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını,evladın gözü önünde
babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular. Peki
neydi bu düşmanlık? Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan harit! alarda
Türkiye'nin 12 ili yer lmaktayken, Ermenistan'ın bayrağ ında Türkiye
hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda
'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için
ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok
sanırım. Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet
İttıfaki Silahlı uvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı
Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan
Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp
sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile
kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur. Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır
yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir
zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve
hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır. Şahitlerin anlattıklarını
dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.! Fakat katliam sonrası Hocalı'ya
girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar.
Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin
gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:
'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama
Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992
günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı
sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi.
Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun
örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı
oldu. Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha
fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998
yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katlia! mı'
başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu. Ermeniler Türk
hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile
doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavuz edip
öldürmüşlerdi.
Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve
o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıpta bu masum insanlara iskence
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi: "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...
ŞEHİT J. KOM. ASTSB. KD. ÇVŞ. SAVAŞ BIYIKLI
ANISINA
Merhaba Savaş
Ben geldim.
Seni Özledim de, ondan geldim.
Sende beni özlüyor musun?
Toprağına kurumuş yapraklar düşmüş
Temizledim
Mezarına gül ağacı diktim.
Kuşları çok seviyorsun diye kuşlarla süsledim toprağını
Hatırlıyor musun annemlerden gizli,
Kömürlük de güvercin beslediğimizi.
Güvercinler için kaçak elektrik çekmiştik.
Az kalsın elektrik çarpmasından ölecektin.
Eski günlerdeki gibi dertleşmeye başladık değil mi
Sabahlara kadar dertleşirdik,
Söz verirdik birbirimize hiç ayrılmayalım diye;
Hatırlıyor musun annem evde olmadığında bana çorba yapardın,
Oturur beraber zevkle içerdik.
Özledim bana çorba pişirmeni
Biliyor musun her an yanımda olduğunu,
Bana cesaret verdiğini biliyorum, hissediyorum.
Sende hissediyor musun beni
Toprağını okşadığımı, geldiğimi,
Ağladığımı
Hatırlıyor musun birimize bir şey olsa,
Yorganın altına girerdik, beraber ağlardık.
Birimize bir şey olsa diğerinin de canı yanardı
Hani şehit törenlerinde bir ananın ağıtını duyardık
ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ diye
Artık bende söylüyorum...
Öğrendim Şehitlerin ölmediğini
Sende ölmedin ki,
Sen Yücesin, sen Şehitsin
Vatan uğruna can verensin.
Haberinin geldiği gün
Evimize ateş düştü,
Kor düştü,
Yandık, ağladık
Nişanlın askerleri görünce korkmuş,
Annemin dizlerinin bağı çözülmüş,
Kapının eşiğine yığılmış
Anne yüreği işte dayanamamış.
Babam ise gözünden inen yaşı silip
VATAN SAĞOLSUN diye bilmiş
Ben ise;
Hayır, o daha çok genç ölmez, ölemez, ölmemeli dedim.
Hayallerin vardı.
Daha yaşayacakların vardı.
Boğazıma bir yumru oturdu,
Nefes alamadım,
Canım yandı.
Kalbimin yerini ilk defa hissettim
Nasıl hissetmem ki;
Çünkü yerinden sökmüşlerdi
Babam diyor ki: bir tanesini vatan uğruna ŞEHİT verdim.
Geri de iki tane daha var, gerekirse onları da ŞEHİT veririm.
Hani sen gitmeden önce,
Bir günümüzü harcayıp bir araba almıştık ya,
Söz vermiştim
Düğününde kullanacaktım
Kullandım, kullandım
Seni vatana damat ettiğimiz gün kullandım.
Ama arabada Canımın canı sen yoktun
Cenaze aracını takip ettim.
Namazını kıldım
Biliyor musun kardeş namazı kılmak çok zormuş
Öğrendim
İçim yandı, gene ağladım
Hoca nasıl bilirdiniz dedi.
Hep bir ağızdan İYİ dedik.
Zaten sen kimseye kötülük yapmadın ki
Annem hala askerlerin gözünde seni arıyor.
Savaşım diyor, kuzum diyor, ağlıyor
Evde yokluğuna alışamadık
Zaten alışmak da istemiyoruz.
Sen ölmedin ki sen ŞEHİTSİN
Seni anlatırken göğsüm kabarıyor;
Ben vatan hainleri ile çarpışan Savaşın abisiyim,
Ben Şehit abisiyim diyorum.
Mezarının başında dalgalanan Bayrağın,
Alına bakıyorum, kırmızısına bakıyorum,
Ağlıyorum
Gözyaşımı silip;
BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN ÜZERİNDEKİ KANDIR,
TOPRAK UĞRUNDA ÖLEN VARSA VATANDIR. Diyorum.
Gururlanıyorum.
Aklıma geliyorsun
Kalbim sızlıyor,
Canım acıyor
Seni çok ama çok özlüyorum...
Toprağını kokluyorum,
Toprak sen kokuyor.
Mezar taşına elliyorum,
Seni hissediyorum.
Kuşlara bakıyorum gözlerim doluyor,
Ağlıyorum, yanıyorum
Seni çok ÖZLÜYORUM...
Dolaşırken sokakta ağaç yaprakları hatırlattı çocukluğumu.Bahçeden kopartıp içine ot koyduğumuz,sonrada yemek diye kandırarak kendimizi tavşanlarımıza yedirdiğimiz yapraklar…Mevsim ilk bahar yine.Havalar güzel.Deniz kokusu buram buram geliyor.Yoruldum dikçe dolaşıyorum sokaklarda…Kimsesiz bir teyze gördüm bu gün sabah dolaşırken.Aldığım 2 simitten birini verdim ona.Elini tutup öptüm.Sarılmak istedim esasında,onun koluna girip yol boyu yürümek,konuşmadan anlaşmak,tek ses bile çıkartmadan derdimi anlatmak istedim.Yeşildi gözleri,seninki gibi yaprak yeşili…
Zaman ne kadar çabuk geçiyor değil mi???Seninle yağmurda yürüdüğümüz sokaklar daha kurumadı.Her gün gözlerimi açar açmaz bakıyorum önce resmine sonra takvime.Her geçen güne bir çizgi daha atıyorum…Çizgiler çoğaldıkça yaklaşıyorum sana,farkındayım bunun.Seni çok özledim.Bu özlem bitermi bilmiyorum.Nerelerdesin,rahat mısın,mutlu musun?Beni görüyor musun?Ailemizi…
Sözün bittiği yerdeyim yine.Ölümün geldiği yerde.Her kapının arkasında o var.Hayır sakın düşünme isyan ettiğimi.Gökten ne gelmiş de yer kabul etmemiş???
Bir parça çalıyor şimdi.Senin ile benim parçam…Uğur Arslan söylüyor yine “Küçüğüm…”Ben sana geç kaldım,sen bana geç geldin…
Seni çok özledim canım.Küçüğün iyi merak etme.Sen kalbimde olduktan sonra asla kötü olamam ben…
Her sey yapilabilir
Bir beyaz kagitla
Uçak örnegin uçurtma mesela
Altina konulabilir
Bir ayagi ötekilerden kisa oldugu için
Sallanan bir masanin
Veya siir yazilabilir
Süresi ötekilerden kisa
Bir ömür üzerine.
Bir beyaz kagida
Her sey yazilabilir
Senin disinda
Güzelligine benzetme bulmak zor
Sen iyisi mi sana benzemeye çalisan
Her seyden
Bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
Belki tabiattadir çaresi
Senin bir çiçege bu kadar benzemenin
Ve benim
Bilinci nasirli bir bahçivan çaresizligim
Anlarim bitkiden filan
Ama anlatamam
Topragin günesle konusmasini
Sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
Sen bana isik ver yeter
Bende filiz çok
Köklerim içimde gizlidir
Gelen giden açan soran bere budak yok
Bir siir istersin
"Içinde benzetmeler olan"
Kusura bakma sevgilim
Heybemde sana benzeyecek kadar
Güzel bir sey yok
Uzun bir yoldan gelen
Tedariksiz katiksiz bir yolcuyum
Yarali yarasiz sevdalardan geçtim
Koynumda bir beyaz kagit bosluk
Her seyi anlattim
Olan olmayan acitan sancitan
Bilsem ki sana varmak içindi
Bütün mola sancilari
Bütün stabilize arkadasliklar
Daha hizli kosardim
Severadim gelirdim
Gözlerinin mercan maviligine
Sana bakmak
Suya bakmaktir
Sana bakmak
Bir mucizeyi anlamaktir
Sana sola bakmadan yürüdügüm yollar taniktir
Ask sorgusunda sahanem
Yalniz kelepçeler saniktir
Ne yazsam olmuyor
Çünkü bilenler hatirlar
Hem yapilmis hem yapma çiçek satanlar
Bahçivanlar degil tüccarlardir
Sen öyle göz
Sen öyle toprak ve günes ortakligi
Sen teninde cennet kayganligi iken
Sana siir yazmak ahmakliktir
Bir tek söz kalir
Dislerimin arasindan
Ben sana gülüm derim
Gülün ömrü uzamaya baslar
Verdigim bütün sözler
Sende kalsin isterim
Ben sana gülüm derim
Gül sana benzedigi için ölümsüz
Yazdigim bütün siirler
Sana baslayan bir kitap için önsöz
Sana bakmak
Bir beyaz kagida bakmaktir
Her sey olmaya hazir
Sana bakmak
Suya bakmaktir
Gördügün suretten utanmak
Sana bakmak
Bütün rastlantilari reddedip
Bir mucizeyi anlamaktir
Sana bakmak
Allah'a inanmaktir
...
Yilmaz Erdogan
Canım Yanıyor Yaşam gerçekten zalim ve acımasız. Yaşamı acımasızlaştıran ve zalim
kılan ise maalesef biz insanoğullarıyız.
Ben zaman zaman sessiz
çığlıklar atarım hayata. Kalbimin ağrısı kelimelerle kanar. Söz biter
ve yazı başlar.
Sekiz ile Onbir yaş arasındaki 100 çocuğa tecavüz
ettiğini itiraf eden ve bunlardan yalnızca 10'unun ailesinin şikayetçi
olduğu bir adam vardı dün gazetelerde. Artık yadırgamadığımızdan mı ne
sütun sonuna sıkışmıştı haberi. Şeker ve sakızla kandırılan kız çocukları
ve onların hayatını karartan bir kız babası.
Söyleyecek o kadar
çok şey var ki, daha önce söylendi. Yazacak çok şey var, zaten çoğu
yazıldı.
Hem bir anne olan kendime, hem de ailelere
hatırlatabileceğim tek şey ise; Çocuklarımızı, yabancılardan ve hatta
aile içinden gelebilecek tacizlere karşı bilinçlendirmek. Onları bizi
dinlemeye ve anlamaya başladığı anlardan itibaren, anlayabilecekleri
şekilde tehlikelerden haberdar etmek. Gerek kız, gerekse erkek
çocuklarına vücutlarına onların izni olmadan dokunulmaması gerektiği
bilincini aşılamak. Aklına koymuş bir sapığı durdurabilir mi bu önlem
bilemiyorum ama çocuklarımıza "Hayır " diyebilmeyi öğretmeliyiz.
Yabancıdan alınan şekere de, çocuk bedeninde ona zarar veren dokunuşa da
"Hayır" demek. Belki çocuğumuz bize tüm olup biteni anlatabilecek
güveni kazanırsa, onları anlamamız çok daha kolaylaşacaktır. Benim ki
bir anne yüreği, kalbim sıkışıyor böyle haberleri okudukça ve her gün bir
kız çocuğunun hayatı henüz tanımayan gözlerine baktıkça.
Bu
sapıklardan kurtulamıyorsak önce kendimizi, sonra da çocuklarımızı
eğiteceğiz.
Bu haberin şokundayken geçen yaz kendi kendime yazıp,
sadece bir kaç dostumla paylaştığım yazı geldi aklıma.
Belki de
şimdi çoğunlukla paylaşma zamanıydı. Belki de içinizden biri bir yerlerde
haberi yapılmışsa bilirdi onüç yaşındaki çocukana ve doğmuş olan tecavüz
bebeğinin akıbetini.
Yaşamı zalim kılanları çığlıklarımla boğmak
geliyor içimden.
İşte o yazı;
Amca Dur
Yapma!
Yakında onüç yaşında bir kız çocuğunun bir bebeği olacak.
On üç yaşında bir çocukana. Telli duvaklı gelin edilseydi
şaşırmazdık ya onüç yaşında bir anayı bebeği ile kucakta. Adet der, töre
der, böyle gelmiş, böyle gider der geçerdik. Alıştık, alışığız biz bu
çocukanalara. Anadolu'nun her köşesinde kucağında bebesiyle yüzü çocuk,
yüreği yaşlanmış gelinler görmeyi yadırgamıyorum artık. Küçücük yaşta
evlendirilip ya akranı ya da kocaman adamların karılıklarını yapmaya
giyindikleri gelinlikleri ile kendi cenazelerine gider gibidirler benim
gözümde. Yüzlerindeki belli belirsiz gülümseme, bellerindeki kırmızı
kuşak, bir gece öncesinden tene yapışmış el kınaları ile çok
çaresizdirler. Üşüyen kuş gibi titrer yürekleri, yine de duymaz
anaları... Çalınsın davullar, çekilsin halaylar düğünümüz
var. Kırmızı kuşak sabaha görevini yapmamışsa, boy boy çarşaflar
görülmemişse ilk gece damgalı, yine de kan akar... Bir kurşun, bir
bıçak, ölümcül bir tokata düşer kanı yere akıtmak görevi. Bileği
bükülmüşse erlerin, başka türlü karalar verilir ve intihar giysisi
giydirilir namusunu koruyamamış geline. Çocuğu zaten olmaz gencecik ölü
çocuk kadınların....
Dur Yapma! demez, diyemez.
Amca, Dur
Yapma! Biri 45, bir 55 yaşındaki koca adamlar onüç yaşındaki bir kızın
yaşamını çaldılar. Doların yükseldiği, meşin yuvarlağın ağlara gittiği
zamana denk geldi, okunmadan geçilecek. Zaten okunsa ne
olacak.
Haber Acı
" 13 yaşındaki ilköğretim okulu
öğrencisi S.K.'nın baş ağrısı şikayetiyle kaldırıldığı hastanede 28
haftalık hamile olduğu ortaya çıktı. S.K., tecavüze uğradığını ve bebeğin
düşürülmesi için dövüldüğünü söyledi. " daha da acısı çok tanıdık,
alışılmış, yadırganmıyor artık.
Cinselliğin vahşi boyutlarda
yaşandığı, maddi ve manevi büyük tatminsizlikler içindeki toplumsal bir
çöküş fotoğrafı tam karşımda. Gözleri siyah bantla kapatılmış, hunharca
dövüldüğü için hastanede yatan küçük bir kız çocuğu, karnında üç ay sonra
doğacak bir bebek; babası ancak DNA testi ile bulunacak. Gözü yaşlı bir
ana ve dışarda hiç bir şey olmamışcasına gezen iki zalim adam. Bir an
insan buraya hayvan adam, ayı gibi kelimeler döşemek istiyorum ama ne
günahı var hayvanların. Onlar bu kadar zalim olmamışlardır.
Onüç
yaşında bu hayatın ne kadar acımasız, ne kadar adaletsiz ve ne kadar zorlu
olduğunu öğrendi. Eğer iyi olursa, yaşarsa, yaşamına kaldığı yerden devam
ettiğinde bir de bebek eklenecek kaderine. Kendi bebekliği çok geride bile
değilken, bir bebeğe nasıl analık edecek? Sonra o bebek büyüyecek, neler
soracak? Babam Kim? Babam nerede? Ben nasıl doğdum?
Beni neden
sevmiyorsunuz.? Sen benim canımı yaktıkları için geldin, der mi o zaman
çocuk ana? Bir doğum için ne acı bir başlangıç. Ama
gerçek. Çıplak, tokat gibi sert ve dikene batmış bir bedenin acısı gibi
yakıcı...
Belki birazdan gol olacak dünya kupası maçlarından
birinde, Belki dolar biraz daha düşecek, Bir orman yangını, bir
trafik kazası, bir iki politik söylem, üç beş çıplak bacak
düşecek gazete sayfalarına. Kapkaç, cinayet, ölen bebekler alacak
gündemi, Sabah programlarında kavgalar, akşamları ağlamaklı dizilerle
son bulacak günümüz. Cam silecek, sigara yakacak, minübüse binecek,
yemek yapacak bazılarımız, Ben ise sessizce düşüncelere
gömüleceğim. Şimdi anlatma zamanıydı. En çok da dertlerimiz çözer
dilimizi, bazen de sonsuza kadar susmak gerekir. Biraz nefes almak
için.
Haydi silkelen dünya, en çok da sen memleket! Arın ve
temizlen. Tüm kötülüklerden.
Amcalar bana bir oyuncak bebek
vereceklerini söylemişlerdi, gerçeğini değil... Canın çok yanıyor değil
mi küçük kız? Suna Keleşoğlu
elfida:gozden cıkarmak bazende cekıp gıtmeyı bılmek,feda etmek....
halugun son gunlerdekı acı gomen sarkılarından...pekı kımdır bu elfida:?
kimmiş bu elfida ? adı : beyzanur . teşhis : kanser . tedavi : zor . umut : yok .
peki kimmiş bu deli adam ? adı : haluk . soyadı : umut . teşhis : "insan" . tedavi : yok .
kimmiş bu elfida ? tüm çabalara rağmen hayatının ilk demlerinde yitip giden bir beden , sonsuzluğa uçan ruh
peki kimmiş bu deli adam ? müfterilerin ağzına sakız ettiği biçimde
yalancı , düzenbaz . doğrusunda ise insan ; evet sadece insan . elfida
onun için ne ilkti ne de son olacak . varsın insan olmayanlar bilmesin
bunu . ne farkeder . harala gürele ... saldır ha saldır . biter mi
bitmez !
HAYAT BU BAŞKA BİRŞEY DEĞİL...
Kaybedişlerle dolu kalbim,
Kalbim ve beynim,
Her sonun ardından gelen yeni bir başlangıç
Her yeni başlangıcın ardından yine göz yaşı
Hayat bu başka bişey değil
http://birmasaldiryasamak.spaces.live